09 Kasım 2009 Pazartesi

söke söke pazar... konsantre yazı...


'Pazar günü hakkımız, söke söke alırız' ayaklanmamın ilk mahsülü hafta sonumu kaptım.
Ve her kaybedilip tekrar bulunan şey gibi, bu 'pazar' da çok kıymetliydi.
Ve dolu dolu doldurulmalıydı...
Dalgıç baba süprizi 'Turkuazoo' gezisi ilk durak oldu.
Boyum kadar vatozlar, köpekbalıkları, nemo'lar, dori'ler...
herr türlü nehir, okyanus, deniz canlısıyla tanıştık.


Tikkat!!! Aşşağıdaki fotoya dikkatli bakınız!
Bu bir köpekbalığı yumurtası ve içindeki iki siyah nokta bebişin gözleri.
Kossskoca köpekbalıklarından daha çok etkiledi beni bu kıpır kıpır bebiş :)

Ve bu gezinin teşekkürü 30 saniye!
Öyküşün bu aralar sevgi gösterileri 30 saniye.
Sarılıyo ve 30'a kadar sayıyo:)
Ve bu gezinin çıkarımı "Büyük balık küçük balığı yer!"
Gözlerimizle gördük!

Kısa bir ara!
Öyküş'ün yazı tahtasında:
solda ben, başımın üstünde Öykü, eteğimde Öykü'nün milyonlarca kardeşi :)
sağda babası, sırtında ve kollarında Öykü'şün diğer kardeşleri :))
Ve bir Türk bayrağı. Fallarda devlet dairesine delalettir.
Heralde tımarhaneyi falan temsil ediyo :)

Hakkımda kısmını okumamışım ne zamandır.
Benim yaşım, Öykü'nün yaşı bile eski kalmıştı. Yeni değiştirdim.
Atladığım bir detay daha buldum ki;
Amerika'da yaşayan kuzenim bebişini burda doğursun demişim.
Burda doğurmadı ama bu çıplak bebek kuzenleriyle büyüsün diye yurduna temelli döndü.
Bi de en pahalı benzinin bizde olduğunu bilmesin demişim.
Onu daha söylemedik :)
Evlerine gittik, minnoşu mıncık mıncık ettik.
Wii oynadık, hopladık zıpadık.
Kuzenlerle olmanın keyfine vardık.


Bir de 365 etkinlik kitabı aldım.
Öyküş'le kes, yapıştır, boya olaylarını çok sevdiğimizden...
Ama haftada bir gün vakit bulabildiğimizi düşünürsek,
küçük bir hesapla,
Öyküş 14 yaşına geldiğinde mokavvadan ev yapmak yerine msn'de chat yapmayı tercih edebilir...

Kısacası, pazarı buldukmu sömürelim.
Gezelim, tozalım, yiyelim, içelim, döne döne yatalım.
Pazarlarımıza sahip çıkalım! :)

29 Ekim 2009 Perşembe

parizien süper ince...


Hani antrakttan dönünce, 2. perdede filmin konusu değişir ya,
bambaşka bir hal alır, sanki önce içine sinmez de sonra du bakalım noolucak denir...
İşte benim son durumum.
Malum, fotoğraf makinemi boynumdan çıkardım,
parizien ince'mi çektim,
ilk organizasyonuma kadar kotta ısrar ettim,
ama yakışmadı. Pes ettim ve acil 2 adet topuklu edindim.
Dip boya muhabbetine bayılan ben,
ilk 7 kadın'lı günümde, bir nemlendirici hakkında nasıl bu kadar uzun konuşulur
elim çenemde hayretle izledim :)
Ama artık aylık periyod karın ağrısını, sezeryanı, dip boyayı konuşabilecektim, mutluydum :)

Sonra,
tam da organizasyon işi bu kadar hoşuma gitmişken,
çiçekçiydi, cateringdi, süslemeydi bayıla bayıla çalışırken,
bu iş benim işim! demişken;
benim için çok önemli olan,
çocukken ailece sucuklu yumurta yapıp kahvaltı edebildiğimiz tek gün olan,
şimdi de aynı geleneği sürdürdüğümüz meşhuurr pazar günümün elimden alınacağını öğrendim.
Pazar günü ve iş!
O gün velveleye verdim ortalığı.
Ofistekilere ayrı isyan, beyime ayrı.
Anında annemi aradım 'ben böyle çalışamam'
pazar günü hakkımız söke söke alırız kıvamında....
İşte bu bölüm 2. perdede filmin değiştiği bölüm.
Sonra sakinledim.
Şimdi ise du bakalım noolucak kısmındayım.
... Ve tabiiki çok yoğun bir iş temposu var.
Zevkli, ama blogdan uzak!
Belki ilk hafta diyeydi bilmiyorum. Onu da du bakalım'a bıraktım.
İzlediğim bütün blogerları çok özledim.
Yeni template sevgili GeCe'den. Ellerine sağlık arkadaşım :)
Bugün evdeyim,
parizien ince'ye alışık olmayan bünye ayakları üşüttü tabii.
Isınmaya çalışıyorum.
Ve sürekli 'du bakalım nolucak' diyorum.
Du bakalım nolucak!




ATAM....


Sanki daha bir coşkuyla seviyorum seni...

İzindeyiz sonsuza dek!

20 Ekim 2009 Salı

Çınar, bana naaptın?

Ben istemiştim. Anlatırmısın? demiştim.
Kırmamış, sağolsun YAZMIŞ.
Bir okuyun derim. Özellikle tek çocuk anneleri...
Benden bugün yarın haber alabilirsiniz yaani, o kadar gaza geldim :))

20 Ekim...


Bundan 28 yıl önce, aralık sonu, ocak başı gibi
annemle babam benim için harika bir şey yaptılar.
Belki yılbaşı gecesiydi ve sarhoştular :)
belki hava soğuktu ve ısınmak istediler
ya da belki sadece her karı koca gibi gece oldu ve yataklarına girdiler...
Ama bana en güzel hediyeyi verdiler.
9 ay 10 gün sonra eve kırmızı kafalı bişey geldi.
Gece tuttu annemin sancısı hatırlıyorum. Babam, abimle beni kucaklayıp amcamlara bıraktı.
Bikaç gün sonra eve döndüğümüzde salondaki kütüphaneli çekyatta battaniyeye sarılı bişey yatıyodu.
Annemin içeri gittiği bir ara gizlice kucağıma aldım, hemen geri koydum. 4 yaşındaydım...
Her abla gibi, ben de arkadaşlarımla oynarken istemezdim onu yanımda.
Sebebini bilmiyorum, belki de sorumluluğunu almak istemediğimden...
Hep muzipti şimdiki gibi. Ufacıkken bile hep güldürüdü bizi.
Abim ve kardeşim. ikisi bu kadar komik olduğundan ve ben hep güldüğümden, benim espritüel yanım gelişmedi :) onlar güldüren, ben gülen oldum.
Çok kavga ettik amaaa.... O, boyuna posuna bakmadan kafa tutardı tüm ahaliye. Bizim kardeşler arası emir komuta zincirinin en son halkası olmasına rağmen, emirlere karşı gelir dimdik durur kendini ezdimemeye çalışırdı...
Büyüdükçe, arkadaşlarımla otururken kovalamamaya başladım onu. Çok eğleniyoduk...
Ara sıra çok secret bişeyler konuşacak olup , bahaneyle mutfağa yollamaya çalışırdık elma getir, su getir vs komutlarla. Sonra olayı anlayınca elmayı, suyu falan hazırlayıp, peşin peşin odaya getirir bi dahada gitmezdi :)) Hadi bize elma getir dediğimizde hırkasının içinden çıkardığını biliyorum yaa :)
Herşeyi dinler, bilir asslaa kimseye söylemezdi. Haala da öyle...
Daha daha büyüdükçe, erkek arkadaş dönemi başlayınca düştü yakamızdan :) bulana aşkolsun...
Her kardeş gibi, çook kavga ettik, çok didiştik, birbirimize nefretler savurduk ama koyun koyuna yattık...
Tam benim evlendiğim yaşta evlendi. 21 yaşında. Sonra, herkesin kolay kolay cesaret edemeyeceği birşeyi yaptı ve sadece "anlaşamıyoruz" diyerek boşandı. Hani eskiler derler ya "kumarı yok, içkisi yok, dayağı yok olur mu hiç?" yoktu işte ama anlaşamamışlardı. Baba ocağına geri döndü... Şimdi bekar...
Bu fotoğrafı koyduğum için kızıcak biliyorum. Fotoşopsuz, kilosu belli oluyo falan.Neden koydum?
Babamın bakışı yüzünden. İşte Gökçe bizde hep böyle bir etki yapar.
Şaşırtır, gözlerimizden yaş gelene kadar güldürür. Hiç belli etmez üzüntüsünü, duygularını. Hep güler güldürür...
İnsanları sever, hayvanları daha çok sever. O bebek sayılacak kadar küçükken oturduğumuz bodrum katındaki evimizi fareler basmış, birde yavrulamışlardı. Annemle babam mutfağı boşaltmış fare yavrularını avlarken, o bir köşede "yavrularımı öldürmeyiiin" diye ağlıyordu....
Acıklı bir kedi köpek hikayesi anlatamazsınız ona, dinlemez kulaklarını tıkar.
Arkadaşlarını sever, ama çook sever. Arkadaşlarına 'dostum' der, yeni tanıştıysa 'yeni dostum' der. Güven verir, güvenmek ister...
İnsan annesinin dedikodusunu birtek kardeşiyle yapabilir mesela. Ya da 'kalk gel' diyince gelicek birçok arkadaşın vardır da, bir tek ona borçlanmazsın kalkıp geldiği için...
çoook seviyorum çoook... annemle babama bin kez teşekkür bu hediye için...
bugün doğdu. 28 yıl önce...











19 Ekim 2009 Pazartesi

bu da beyin kardeşim...

Belli bi kapasitesi var.
Saniyede kaç şey düşünebilirim?
1 günde, 10 kişiyle, 10 ayrı konuyu uzuuunca konuşursam
majezik ya da novaljin bu konuda ne yapabilir?
bu yazdığım sadece Cuma trafiği.
Sonrası sakin, ama benim hard disk doldu bi kere.
Hafta sonu anca soğudu...
En kritik sohbet, işle ilgili olandı.
Ve bugün, az sonra,
hani şu filmlerde işten kovulan kişi bir karton kutuya makasından, prittine herşeyini
doldurur kucağında taşır ya.
Ben de kutumu kucaklayıp, yeni birimimde göreve başlamak üzere yola çıkacağım.
Yol kısa, bir kat aşşağısı.
Merdivenle iniliyo, ama yaka kısmından bir kat çıkılıyo :)
Mutlu muyum?
Bu kararsız duygudan nefret ederim.
İnsan ne hissettiğini nasıl bilmez ki...
Artık "pablik rilıyşıns" oldum.
Koccaa kulüpte kot pantolon, spor ayakkabı giyme ayrıcalığını sadece biz fotoğrafçılar yaşarken, şimdi ben de döpyes ve topuk olmak zorundamıyım bilmiyorum.
Hep heveslenmişimdir aslında, şöyle makyaj, bolca parfüm,
koridorda yankılanan topuk sesleri...
7 erkekli bir ofisten, 7 kadınlı bir ofise gitmek ise ayrı bir handikap.
Ofisteki her türlü muhabbette filtre görevi görüyodum :)
"Tuğçe var şimdi, yoksa kötü konuşçam", "Şimdi Tuğçe olmasa ben diyceeemi bilirim" vs. beyler topluyolardı kendilerini.
Şimdi "hak tuuu" sesleri duyulurmu alt kattan bilmiyorum.
Ve 7 kadın ! Çok riskli! :) adı üstünde Halkla İlişkiler....
"ilişki" konusunu önce 7 kadın, kendi aralarında iyi tutmalı dimi...
Bakıcaz, görücez...
Ben karton kutu bulamadım.
Bi naylon poşete doldursam eşyalarımı, ilk dakkada ofsayta düşermiyim döpyes olayında...







ps: fotolar haftasonu, kız kulesi, boğaz, balıkçılar, güvercin, martı, çay ve babannenin mufağında babasının çocukluğunu geçirdiği camın önündeki taburede oturan bir Öykü...

14 Ekim 2009 Çarşamba

Urfalıyam e-zelden...


Benim bey İstanbul'lu esasen.
Hatta rahmetli kayınpederim eski İstanbul beyfendilerinden.
Röptşambırı ve viskisi ile taş plak dinleyen,
kuyumcuyu eve çağırıp, eşine çantadan pırlanta seçtiren,
evlenen kızına araba hediye eden,
çocuklarının fabrikadaki kumaş toplarında oynadığı bir fabrikatör.
Neşe Karaböcek, Şükran Ay, Adnan Şenses falan toplaşıp eğlence yaparlarmış evlerinde.
Bir köşede evler arabalar kaybedilen yuvarlak poker masası, bir köşede fasıl
sabahlara dek sürermiş bu eğlenceler.
Benim bey, tekne kazıntısı olduğundan kısa paçasıyla dolanırmış ortalarda.
Öyle işte, fasılla, taş plakla, bollukla büyümüş kendisini.
Sonra işler bozulunca Sabancı, Koç kalmış da bizimkiler kalamamış malesef.
Neyse,
asıl diyeceğim, benim bey böyle bir evde büyümüş.
70'lerde en burjuva partilerin içinde.
Şimdi, hani çantadan pırlanta falan hayal de :)
bizimki tam Urfalı, Antepli kıvamında...
Bendir çalsın mest olur.
Yahey yahey heeey hele hele hele antepliim bizim cd'lerde favoridir mesela :)
Fasıl mı? sıra gecesi mi? de. cevap belli...

Çiğköfte de yoğurdu sonunda. Hemde antepli ustası rehberliğinde. Bide güzel olduki...
İyice havaya girmiştir artık :)

Yakında sorana İstanbulda doğdum büyüdüm ama Urfalıyam e-zelden diyiverecek :)